Cumartesi, Nisan 13, 2024

BİLDİRİLER

ÇOCUK HAKLARI BAĞLAMINDA ÇOCUK İHMAL VE İSTİSMARI

Bir insan, bir aile, bir toplum, bir ülke çocuklarına verdiği değer kadar değerli, önem kadar önemlidir. Çocuklarına sağladığı olanaklarla ve fırsatlarla bir yandan onları donatırken aslında kendi ailesinin, toplumunun, ülkesinin geleceğini yapılandırır. Bu bilinçte olan bireyler, toplumlar ve ülkeler gelişmenin, kalkınmanın, nitelikli bir yaşama kavuşmanın yanı sıra doğaya, bilime, teknolojiye, sanata ve insanlığa katkı verirler. Yüzyıllardır ulusal ve uluslararası bağlamda çocukları korumanın ve geliştirmenin önemini kavrayan örgütlenmeler çok değerli çalışmalar yapmış ve yapmaktadırlar. Buna karşın dünyanın hemen her ülkesinde, bazılarında az, bazılarında baş edilemez boyutlarda insanı dehşete düşüren boyutta, farklı tür ve ağırlıkta çocuk ihmali ve istismarı görülmektedir.

İhmal, istismar, taciz, şiddet, travma ve benzerlerini yaşayanların üzerlerinde bıraktığı izler konusunda teknik olarak bilgilendirmeyi bu konuyu çalışan psikolog, psikiyatr ve sosyal hizmet uzmanlarına bırakarak, bir eğitim bilimci olarak beni şiddet çalışmaya iten bilgiyi paylaşmak istiyorum. Travma yaşamak, yalnızca travmayı yaşayanların değil, sonraki nesillerin davranışlarını da etkiler. Yaşanan travma insanları depresif yapar, stres bozukluğu yaşamasına neden olur. Anne babaların yaşadığı bu sağlıksızlık çocukların bu davranışları taklit ederek öğrenmelerine neden olur. Çocuk psikiyatristi Dr. Bruce Perry, travma yaşayan çocukların beyinlerinde ortaya çıkan tahribatı incelemiştir. “Travma yaşamanın beyin gelişimini durdurduğunu, beyinde fiziksel zedelenmelere neden olduğunu” bilimsel yöntemlerle ortaya koymuş, çalışmalarını “Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk” adlı kitapta yazmıştır. Son günlerde basına yansıyan bir başka haber, Harvard Üniversitesinde yapılan bir araştırma sonucunda taciz mağdurlarının DNA’larında 12 bölgenin “Merilasyon Kısılmasına” uğradığı belirlenmiştir. Buna göre, taciz yalnızca psikolojik travmaya neden olmuyor, yanı sıra DNA ile bir sonraki nesle aktarılıyor. Böylece yaşanan travma sonraki nesillerin davranışlarını da etkiliyor. Kültüründe “dayak cennetten çıkmadır”, “nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”, “kadının sırtından sopayı, karnından …….. ”, “15’inde kız ya ……. ” gibi söylemler, bu söylemlerin nedenleri, sonuçları ve bu söylemlerden toplumun nasıl temizleneceği davranış bilimleri, psikoloji, sosyoloji ve felsefe çalışanlar tarafından bilimsel yöntemlerle araştırılmalıdır.  Bu söylemler kültüre mal olmuş bizim söylemlerimiz mi, yoksa her toplumda var olan pedofili, mizojini hastalarının ya da din tacirlerinin söylemleri mi? Yoksa gerçekten yaşadığımız her tür istismar sonucunda beynimiz mi zedelendi?

Mucize bir Kurtuluş Savaşını örgütleyip yöneten, Türkiye Cumhuriyetini kurarak ezilmiş ülkelere örnek olan, demokratik bir ülke yaratma dehasına sahip Mustafa Kemal Atatürk, geleceğin kurucu ve yaşatıcılarının çocuklar olduğunun bilincindedir. 23 Nisan 1920’de kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunu “Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak çocuklara armağan etmiş dünyada ilk ve tek liderdir.

Osmanlıda çeşitli nedenlerle göç eden ailelerin çocukları ve şehit çocukları için 1800’lerde Islâhhaneler, çocuk misafirhaneleri, 1900’lerin başında “Himaye-i Eftal” derneği, 1921’de “Himaye-i Eftal Cemiyeti”, cumhuriyetle birlikte “Çocuk Esirgeme Kurumu” oluşturulmuştur. Çocuk Esirgeme Kurumu, 1980’den sonra devlet kurumuna dönüştürülmüş, 2011’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlanmıştır. Bu kuruluşlar daha çok ailesi ve bakacak kimsesi olmayan çocukların gereksinimlerini karşılamayı amaçlamıştır.

20.yy’ın ortalarında İnsan Hakları, Çocuk Hakları, Kadın Hakları, Yaşlı Hakları, Engelli Hakları, Hasta Hakları vb. kavramlar çeşitli uluslararası kuruluşların çalışma konusu olmuş ve ülkeler, bazıları evrensel olan bu sözleşmelere taraf olmuştur. Birleşmiş Milletler tarafından 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni Türkiye bir yıl sonra 1949’da imzalayarak taraf olmuştur. Birleşmiş Milletler tarafından 1989’da kabul edilen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1990’da imzalanmış ve 1995’de yürürlüğe konmuştur. Bu imza devlete “Çocuğun bedensel ve zihinsel bakımdan tam erginliğe kavuşamadığı ön kabulüyle, uygun yasal korumayı da içeren özel güvence ve koruma gereksiniminin karşılanması sorumluluğu“ verir. Bildirge ve sözleşmeleri imzalamada bu kadar hızlı davranan Türkiye, ne yazık ki “Basın özgürlüğü”nde 180 ülke içinde 151., “Küresel cinsiyet eşitsizliği”nde 145 ülke içinde 130., “Kadın erkek eşitliği”nde 135 ülke içinde 126., “Kadınlar için riskli ülkeler”de ve “Çocuk istismarı”nda Hindistan ve Brezilya’dan sonra üçüncüdür. TÜİK 2008-2016 verilerine göre her yıl 4 517 ve 18 697 sayısı arasında toplam 104 531 çocuk kaybolmuştur. Günde 32 çocuğun kaybolduğu, ancak kayıpların tamamının istatistiklere yansımadığı belirtilmektedir. Sağlık, adalet, eğitim kurumlarının uzantısı olarak, sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün desteklediği çok sayıda kuruluş, çocuk haklarını korumak, çocuklara sağlıklı bir gelişim ortamı hazırlamak amacıyla Türkiye’nin en ücra yerlerinde bile özveri ile çalışmaktadırlar. Bu mücadelede bir tek çocuğu bile kurtarmak çok değerli ve önemlidir.

1976’da Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Uluslararası Derneği kurulmuş ve çok sayıda ülkeye öncülük etmiştir. Bu dernek bütün ülkelerde çocuklara yönelik fiziksel, duygusal ve cinsel zulüm ve sömürüyü önleyerek dünya çocuklarının sağlıklı bir çevrede fiziksel ve toplumsal gelişimini sağlamayı amaçlamıştır. Bu dernek, istismarın tüm türlerinin önlenebileceği, çocukların istismardan korunabileceği ve istismara uğrayan çocukların uygun bir biçimde sağıltılabileceği inancıyla kurulmuş ve hemen bütün ülkelerden çok sayıda üyeye sahiptir. Türkiye’de de merkezi Ankara’da olan Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği 1988’de kurulmuş ve çok değerli çalışmalar yapmıştır. Ayrıca çok sayıda vakıf, dernek, baro ve benzeri kuruluş çocuk ihmal ve istismarını önleme, şiddetsiz bir dünya oluşturma konularında önemli katkılar sağlamışlardır. Peki bu gün 2018’de belediyeler, barolar, dernekler, siyasal partiler vb. çok sayıda kuruluş neden bu konuda çalışma yapma gereksinimi duyuyor?

2017 verilerine göre 80 milyon nüfusun %31’den fazlası, yani 25 milyon kadarı 18 yaş altındadır. Bu sayı Avrupa’daki birkaç küçük ülkenin toplamı kadardır. Sağlıklı bir istatistik veri olmamakla birlikte bu sayıya 18 yaş altı 1 666 000 Suriyeli çocuk da eklendiğinde bu işin güçlüğü daha da artmaktadır. Çocuklara sağlıklı ve güvenli bir yaşam sağlamak için her birey ve her kuruluş elinden geleni yapmalıdır ama asıl görev devletindir. Tutarlı ve kararlı bir devlet politikası belirlenip izlenmedikçe çocukları ve dolayısıyla ülkenin geleceğini korumak olası değildir. Anayasanın 10. Madde, 3. Fıkrası çocukların korunmasına ilişkin devletin yükümlülüklerini emreder. ”Devlet, çocukları korumalıdır!” Devletin çocuklar ve çocuk istismarları konusunda sorunları belirleyen, sorunun nedenlerini irdeleyen, bilimsel yollarla çözümler üreten ve sorunu çözen konumda olması gerekir. Çocuklarının beden ve ruh sağlığını koruyan bir yaşam ortamı hazırlayamama, ülkeye çok pahalıya mal olacaktır. Devleti yönetmek yalnızca ekonomiyi, yatırımı, bilimi, teknolojiyi, tarımı, hayvancılığı, doğayı, doğal kaynakları, sağlığı, eğitimi yönetmek demek değildir. Bu alanlarda yapılan yönetim hataları sonucunda çocuklara güvenli ve sağlıklı bir yaşam ortamı yaratılamaması bir tür çocuk istismarıdır.

Zaman zaman devlet kuruluşları tarafından uluslararası çalışmalar bağlamında önemli adımlar atılmıştır. 2001’de Çocuk Haklarının Kullanılmasına Dair Avrupa Sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşmenin gereği olarak çok sayıda proje üretilmiştir. (İlköğretim için İnsan Hakları Kitapları) Avrupa Birliğine uyum süreci kapsamında 2005’te “Çocuk Koruma Yasası” çıkarılmıştır. Çocuk Koruma Yasası’nın haklara dayalı bir yasa olduğunu belirtenler olduğu gibi, yasanın içeriğinin çocuk cezalandırma yasası olduğu da yazılmıştır. 2006’da Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmede yer alan “Şiddetten arındırılmış bir çocukluk” ifadesi gereğince “Çocuğa Yönelik Şiddeti Önleme Ulusal Eylem Planı” hazırlanmıştır. Bu eylem planı çerçevesinde:

* Sürdürülebilir önleme ve korunma mekanizmalarının olması,

* Ölçülebilir ve gerçekçi hedeflerin belirlenmesi,

* Ulaşılacak her hedef için zaman diliminin belirlenmesi,

* Hedeflere ulaşmak için tahsis edilen/edilecek mali kaynakların ve insan kaynağının belirlenmesi vb. gibi daha birçok izlenecek adım ayrıntıları ile belirlenmiş, çocuk koruma hizmetleri, insan ticaretini önleme, çocuk işçiliği, özürlüler eylem planı, toplumsal cinsiyet eşitliği, yargı reformu vb. alt çalışma alanları planlanmıştır.

Ulusal Eylem Planı, aileye, eğitim kurumlarına, yatılı kuruluşlara, rehabilitasyon ve tedavi hizmeti verenlere, çocuk işçiliği kurumlarına ve medyaya önemli sorumluluklar vermiştir.

Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Stratejisi (2009-2011) ve 15 Şubat 2011’de Avrupa Birliği Çocuk Hakları Programı kabul edilmiştir.

Çocukların bakımı ve gelişimi konularında devlet birçok kurumuna sorumluluklar vermiştir. Yasalara göre çocuklar, 0-6 yaş arasında aile hekimlikleri, okul çağında Milli Eğitim Bakanlığı, kaymakamlık, valilik, sosyal hizmet merkezleri tarafından izlenir. İstismar riski ve olgusu adli kurumlara bildirilir. İstismarı bildirmemek suçtur. Bu ifadelere bakarak Türkiye’de çocuk istismarının olmadığı düşünülebilirse de hemen her gün basına yansıyan haberlere bakıldığında bile bu kurumların verilen görevleri hakkıyla yapmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Milli Eğitim Bakanlığının verileri incelendiğinde çocukları korumaya ve geliştirmeye yönelik çok sayıda projenin yapılmış ve yapılmakta olduğu görülmektedir. Birkaçının başlıkları:

* MEB kapasitesinin arttırılması,

* Kız çocuklarının okullulaştırılma oranının arttırılması,

* Okul öncesi eğitimin güçlendirilmesi,

* Çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi,

* İlköğretime devam oranının arttırılması,

* Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğinin desteklenmesi,

* Öğrenciler AB’yi öğreniyor.

Bu projeler toplam 423.12 Milyon USD hibe alınarak yapılmıştır. Yapılan bu projeler konusunda MEB verilerine ve basına yansıyan haberlere bakıldığında projelerin hangi amaçlara hizmet ettiği açıkça görülmektedir.

1990’da birçok ülkeden önce imzalayıp 1995’te uygulamaya koyduğumuzu beyan ettiğimiz Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeden bazı maddeleri kısaca belirterek, ardından devletin çocuklar için ne tür uygulamalara imza attığına bakmakta yarar vardır. Her insan 18 yaşına kadar çocuk sayılır ve taraf devletler bu sözleşmede yer alan hakları ülkede bulunan her çocuğa ayrım gözetmeksizin sağlamakla yükümlüdür.

Bakım ve korunma, güvenlik ve sağlıklı yaşam, yaşama hakkı, isim ve vatandaşlık hakkı, ihmal ve istismar edilmeme hakkı, kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini ülke sınırları ile bağlı olmaksızın serbestçe ifade etme hakkı, eğitim hakkı. Sözleşmeyi kabul eden devletler çocuğun sahip olduğu bütün hakları kullanabilmesi, özgürlükleri yaşayabilmesi, onurlu bir insan olabilmesi için gerekli bütün yasal ve sosyal önlemleri almalıdır.

* İktidara geldikten kısa bir süre sonra 2004’te çocuğunu okula göndermeyen veliye verilecek cezayı paraya çevirmek, bu komik miktardaki parayı toplama görevini muhtara vermek,

* Yeterli kreş, yuva ve bakımevi hizmeti vermemek,

* Cemaatlere ve imam hatiplere okulöncesi okul açma yetkisi vermek,

* Köylerden okulları ve öğretmenleri çıkarıp köyü imamlara teslim edip çocukları taşımalı eğitime ya da denetimsiz cemaat yurtlarına teslim etmek, bunu garantiye almak için devlet yurtlarını yok etmek,

* Üniversitelerin ve öğretmen örgütlerinin sert itirazlarına karşın 4+4+4 yapılanması ile 60 aylık çocukları ilkokula zorunlu olarak kaydetmek,

* Çocukların zihinlerini alt üst edecek saçma sapan kitapları devlet parasıyla basmak, öğretmenleri bu kitapları okutmaya mecbur etmek,

* El kasları gelişmemiş çocukları eğik el yazısı öğretmeye zorlamak, bütün dünya çocuklarına harfleri A-B-C-D sırasıyla öğretirken E-L-A-T sırasıyla öğretmek,

* Şiddet, yalan söyleme, hile yapma, farklı kültürlerin iletilerini açık ya da örtük olarak ders kitaplarına yerleştirmek,

* Sadeleştiriyoruz diye kitaplardan Atatürk’ü, İsmet İnönü’yü çıkarmak, çocukları ülkesinin kurtarıcısı ve kurucusunu öğrenmekten mahrum etmek, hurafelerle dolu yanlış bir tarih yazmak, programı ve kitapları bilgi yanlışları ile doldurmak,

* Eğitim bilimlerinin, konu alanlarının bilim ilkelerine uymayan yollarla program hazırlamak, programları bilim dışı içerikle doldurmak,

* 2005 programı ile küreselleşmeyi, 2012 yapılanması ile dincileşmeyi, 2017 programı (buna program denemez) ile FETÖ Uzakdoğu imamının yazdığı “Eğitimde Anadolu Modeli”ni uygulamaya koymak,

* Eğitimde Anadolu Modeli gereğince programdan Evrim Kuramını kaldırmak ve FETÖ’ye yakınlığı olduğu özgeçmişinde yazan kişilerin yazılarını ders kitaplarına yerleştirmek,

* Dini kitaplar yayınlayan bir yayınevi sahibini Talim ve Terbiye Kurulu’na başkan yapmak ve ders kitaplarının yazarlarını ve görsellerini bu yayınevinin kitaplarından ve yazarlarından seçmek,

* İlk 4 sınıfı tamamlayan çocuğu okulu bırakıp Kur’an kursuna gitmeye özendirmek,

* Çocukları örgün eğitim dışına atan sınav yapılandırmaları, lisedeyken evlenmeyi özendiren yönetmelikler ile ilk 4’ten ve ikinci 4’ten sonra açık öğretime, çocuk işçiliğine ve çocuk yaşta evliliğe yönlendirmek,

* Böylece 2012’de kendi koyduğu 12 yıl zorunlu eğitim yasasını çiğnemek,

* Liseleri kaliteli kalitesiz olarak sınıflamak, özellikle büyük şehirlerde çocukları evine kilometrelerce uzak okullara gitmek zorunda bırakmak,

* Eğitimi özelleştirmek, kamu kaynaklarını özel kurumlara akıtmak, böylece eğitim olanaklarını paralı ailelerinin çocuklarına sunarak Türk Milli Eğitiminin Temel İlkelerinden “Eğitimde fırsat ve imkân eşitliği” ilkesini çiğnemek,

* İhtiyaç olmayan, velinin ve çocuğun istemediği sayıda İmam Hatip Ortaokulu ve Lisesi açmak, bu okulları pansiyon, yatılılık, burs uygulamaları ile yoksul aile çocuklarını bu okullara mecbur etmek,

* ”Proje Okulu” uygulaması ile köklü okulları dağıtmak,

* Akademik lise sayısını gereksinimi, talebi karşılayamayacak kadar azaltmak, İmam Hatip Lisesine gitmek istemeyen çocukları örgün eğitim dışına atmak,

* İslam Dininde kadın imam olmadığı halde çok sayıda “Kız (Anadolu!) İmam Hatip Lisesi” açmak,

* Yeterli öğretmen ataması yapmayıp, öğretmen ihtiyacını “ücretli öğretmen”, “yedek öğretmen” gibi sosyal güvencesi olmayan, kendini geçici hisseden kişilerle gidermek,

* Öğretmenleri eğitim aldıkları bilim alanı dışında çalıştırmak, eğitim fakültesi mezunu her bilim alanından öğretmen atama beklerken fakülte mezunlarına öğretmenlik sertifikası vermek, psikolojik danışma ve rehberlik alanı dışından mezun olanları rehber öğretmen olarak atamak,

* Türk Milli Eğitimi Temel İlkelerinden “Karma Eğitim” ilkesini çiğnemek,

* Başka bir camianın kültürünün ürünü olan garip bir baş bağının okulöncesi kurumlara kadar girmesini özendirmek, engel olmamak, bunu özgürlük gibi göstermek,

* Okulöncesi kurumlardan başlayarak her kademede 15 Temmuz öğretisi altında çocuklara uygulamalı olarak şiddet öğretmek, şiddet dramaları ve yanlış bilgiyle onlara zihin terörü uygulamak,

* Ekonomik sorunlar nedeniyle öncelikle MEB bütçesini kısmak, ardından 7.7 milyar bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığına 500 Milyon ek ödenek ayırmak,

* Okullarda dersleri sözleşmeli ve ücretli öğretmenlerle yürütürken, cezaevi, hastane ve okullara Diyanet kadroları vermek,

* Okulda, kitle iletişim araçlarında, yaşamın içinde çocuğun adalet duygusunun, hukuk anlayışının, ülkesine güven duygusunun gelişmesine ket vuran uygulamaları yaratmak,

Bütün bu sıralananlar devletin yaptığı çocuk hakları ihlâlidir ve aynı zamanda çocuk ihmal ve istismarıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, birçok devletten önce imzalayarak kabul ettiği “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”nin gereğini yerine getirerek “Haklara Dayalı Eğitim Politikaları” geliştirmelidir. Bu politikaların ana başlıkları:

  1. Eğitime erişimi sağlamaya yönelik politikalar,
  2. Nitelikli eğitim sağlamaya yönelik politikalar,
  3. Okullarda insan haklarını yaygınlaştırmaya yönelik politikalar,
  4. Çocukların katılımını sağlamaya yönelik politikalar.

Çocuğu korumaya ve geliştirmeye yönelik yollar, stratejiler dünyada ve Türkiye’de çeşitli özel ve kamu kurumları, özellikle gelişmiş ülkelerin öncülüğünde uluslararası kuruluşlar tarafından belirlenmiştir.

  1. Devlet dışı kuruluşlar: Sivil Toplum Kuruluşları olarak dernekler, vakıflar, barolar, platformlar, sendikalar, siyasi partilerin alt kuruluşları vb. Bu kurumlar farkındalık ve bilinçlendirme eğitimleri yapmalı, ilgililerin dikkatini konuya çekmelidir.
  2. Devlet kurumları: Devlet, psiko-sosyal risk haritası çıkarmalı, koruyucu ve önleyici sosyal hizmet yöntemleri geliştirmelidir. Bu harita gereğince sağlık, eğitim, sosyal hizmet uzmanı atama, görevlilerin verdikleri hizmetleri denetleme devletin görevidir. Gereksinimi karşılayacak, eğitimci, aile hekimi ve sosyal hizmet uzmanı atama, çocukların bulundukları bütün ortamlarda onların güvenliğini sağlama, çocukların korunması ve gelişiminde yasal düzenlemeleri yapma, yasalarda caydırıcı cezalar belirleme devletin yapması gereken olmazsa olmazlardır. Devlet, aileleri bakabilecekleri, koruyup geliştirebilecekleri, eğitebilecekleri kadar çocuk sahibi olabilmeleri konusunda bilinçlendirmelidir.
  3. Aileler: Aileler çocuklarının ev içinde ve ev dışında sağlıklı gelişimini, güvenliğini sağlamak ve korumakla sorumludur.
  4. Kitle iletişim araçları: Basın ilkelerine uymak, çocukların sağlıklı gelişimini sağlamak önemli ve mutlaka yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. Toplumsal ve evrensel değerlere uygun olmayan yayınlardan çocukları koruması çok önemlidir. Sosyal medyada çocuk istismarının önlenmesi tüm sosyal medya kullanıcılarının görevidir.
  5. Tıp fakülteleri ve hastaneler de çocukların sağlıklı gelişiminden, çocukların yaşamış olduğu ihmal ve istismar sonucu zararların tedavi ve rehabilitasyonu, durumdan adli makamları bilgilendirme bu kurumlarının sorumluluğudur.
  6. Öğretmenler, çocukların gelişmesinden ve korunmasından birinci derece sorumlu profesyonellerdir. Çocukları fiziksel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak bir bütün halinde geliştirmek öğretmenin görevidir. Mesleğinin bir gereği olarak çocukların evde ve çevrede nasıl bir ortamda yaşadığından haberdar olması, bedensel, zihinsel, sosyal ve duygusal gelişimlerini izlemesi, değişimleri gözlemlemesi ve olumsuz değişimlerle ilgili rehber öğretmenle birlikte çalışması gerekir.

Çocuk istismarı konusunda sorumlu kurumlar, kuruluşlar ve bireyler bütüncül bir yaklaşım izlemeli ve birlikte eşgüdüm içinde çalışmalıdır. Kurum, kuruluş ya da bireylerin birinin ya da birkaçının sorumluluğunu yerine getirmemesi başarısızlığı arttırır. Gerek istismarın önlenmesinde gerek istismardan sonra yapılması gerekenlerde ögeler arası dayanışma çok önemlidir. Sosyal hizmet uzmanı, psikolog, psikiyatrist, uzman doktor, hukukçu, bakıcı, öğretmen, rehber öğretmen, aile ve çocuk birlikte çalışmalıdır. En önemlisi de yasama, yürütme ve yargı hizmetleri verenlerin anlayışıdır. Yasaların insan hakları ve çocuk haklarını merkeze alacak biçimde hazırlanması ve uygulanması çocuk istismarının olmazsa olmazıdır. Ülkeyi yönetenler “Kadın erkek eşit değildir”, “Karma eğitim yanlıştır”, bir genç hanımı işaret ederek “Kadın mıdır, kız mıdır?” diyorsa, yasa yapıcılar “Kız çocuk tecavüzcüsüyle evlensin” yasası çıkarmaya çalışıyorsa o ülkede çocuk istismarını önlemek çok zor görünüyor.

Prof.Dr. F.Dilek Gözütok
Eğitim Programları ve Öğretim E. Öğretim Üyesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir